Seçmen Davranışları Üzerinde Ekonominin Etkisi

Seçmen Davranışları Üzerinde Ekonominin Etkisi

"AK Parti 2015'e kadar seçim ekonomisi uygulamadı ama şimdi..." Chicago Illinois Üniversitesi'nden Prof.
Ana Sayfa Gündem, manşet yanı 16 Mayıs 2018

Seçmen Davranışları Üzerinde Ekonominin Etkisi

“AK Parti 2015’e kadar seçim ekonomisi uygulamadı ama şimdi…”

Chicago Illinois Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Akarca, seçmen davranışları üzerinde ekonominin etkisini Business HT’ye değerlendirdi.

Türkiye seçimlere yaklaşırken, hükümet tarafından açıklanan çeşitli yapılandırma ve teşvik paketleri ekonomi kamuoyunda farklı tepkilerle karşılandı. Kimi yorumlar bu teşviklerin ekonominin canlanmasına destek vereceğine ve bütçe dengesine olumsuz etkide bulunmayacağına işaret ederken, kimi değerlendirmelerde ise mali disiplinin bozulmasını yarattığı endişeye vurgu yapıldı. Chicago Illinois Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Akarca uzun yıllardır seçmen davranışları üzerinde ekonominin etkisi hakkında çalışmalar yapıyor. Business HT’ye konunun tarihsel boyutuyla birlikte güncel yansımalarını da değerlendiren Akarca, AK Parti’nin 2015 yılına kadar yaşanan seçimlerde, seçim ekonomisi olarak bilinen popülist ekonomik önlemleri tercih etmediğini ancak yüzde 50+1 hedeflendiği için bu uygulamaların öneminin arttığına dikkat çekti. Akarca, konuyla ilgili Business HT’nin sorularına kapsamlı yanıtlar verdi.

Çalışmalarınıza göre seçmen ekonomiye ne kadar duyarlı?

1950’den bu yana yapılan, yerel, senato, milletvekili genel ve ara seçimlerini, ekonometrik metotlarla incelediğimizde görüyoruz ki seçmenlerin büyümeye verdiği önem enflasyona verdiğinin 6-7 misli. Kişi başına düşen reel gayri safi yurtiçi hasılada meydana gelen yüzde 1’lik bir büyüme iktidar partisine, eğer hükümetteki yegane partiyse, bir puan ilave oy getiriyor ama enflasyonda meydana gelen yüzde birlik artış oyların sadece yüzde 0,15’ini götürüyor.

Bir de seçmenler miyop. Hükümetlerin ekonomik performanslarını değerlendirirken sadece seçimden önceki bir yıla bakıyorlar. Bu iki şey hükümetleri seçim ekonomisi uygulamaya teşvik ediyor. Yani seçim ekonomisi politikacılar yüzünden değil, seçmenler yüzünden ortaya çıkıyor.

Bu durum sadece Türkiye’ye has bir durum da değil. Birçok ülkede geçerli. Yanlız bir noktaya dikkat çekmek isterim. Seçim ekonomisi için potansiyel var demek illa da seçim ekonomisi uygulanacak demek değil. Çünkü seçim ekonomisi uygulandığında, seçimden önce gaza basıyorsunuz, sonrasında enflasyon çıkıyor. Dolayısıyla seçimden sonra frene basmanız gerekiyor. Eğer yakında başka bir seçim geliyorsa, ki Türkiye’de yerel seçimler geliyor, o zaman frene basma konusunu bekletmeniz gerekiyor. O zaman enflasyon iyice çıkıyor, hükümetin işi zorlaşıyor.

AK Parti 2015’e kadar seçim ekonomisi uygulamadı zira o zamana kadar iktidarda kalması hiç tehlike altında değildi. İktidarların birkaç puanla el değiştirdiği 1990’larda bu önlemler çok kullanılmıştı. Şimdi iktidar olma çıtası yüzde 50+1 olunca önemi daha da arttı. Birden bire emeklilere verilen bayram ikramiyeleri, yaşlı maaşlarına yapılan zam, çiftçilere, genç ve kadın girişimcilere verilen vergi muafiyetleri, ucuz krediler ve diğer destekler, vergi borçlarına, çeşitli cezalara, konut KDV’sine, tapu harçlarına, SSK prim faizlerine getirilen af ve indirimler, kreş yardımı, açılan binlerce yeni kadro gibi şeyler bunu gösteriyor.

Ekonomi dışında seçmen davranışını başka hangi faktörler etkiliyor?

Bunları kalıcı ve geçici olarak iki gruba ayırabiliriz. Önce ilkini ele alayım. Seçmenler esas olarak kendi ekonomik çıkarlarını ve dünya görüşlerini temsil eden bir partiyi tutuyorlar ve oylarını gene bir önceki seçimde tercih ettikleri partilere verme eğilimi gösteriyorlar. Bir kısım seçmen, iktidarın gücünü dengelemek ve bazı uyarılar vermek için, bir seçimden diğerine geçici olarak başka partilere kayabiliyor. Aynı ekonomik performansından dolayı iktidar partisini ödüllendirmek veya cezalandırmak için yaptıkları gibi. Ancak partilerini temelli terketmeleri nadir görülen bir olay.

Küreselleşme, göç, şehirleşme ve eğitim gibi etkenlerle seçmenlerin menfaatleri ve dünyaya bakışları değişir ama partileri buna ayak uyduramazsa, veya tuttukları parti değişir ve artık onları temsil etmeyen bir duruma düşerse, seçmenler partilerini geri dönmemek üzere terk edebiliyorlar. Mesela, darbelerden mağdur olmuş kesimin temsilcileri ANAP ve DYP, 2007’de 367 olayından sonra ordu baskısına boyun eğip, Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmemek için meclisteki oylamaya katılmayınca, taraftarları onları terk etti ve politika sahnesinden silindiler.

Partilerinin kronik olarak yolsuzluklara bulaşmaları ve kötü idare göstermeleri de taraftarlarını bıktırıp, uygun bir alternatif çıktığında, ona yöneltebiliyor. Böyle bir arayışın sonucu olarak, 1987-2002 arası yapılan her seçimde başka bir parti birinci geldi. Seçmen tüm partileri değişik koalisyon kombinasyonlari altında denedi. Her biri altında en az bir ekonomik kriz yaşanıp, haklarında ortaya atılan pek çok yolsuzluk iddiası da soruşturulmayınca, seçmen hepsini TBMM dışında bıraktı. Bunda Susurluk ve Örtülü Ödenek olaylarının ve 1999 depremlerinin ortaya çıkardığı ve sonrasında yaşanan yolsuzlukların ve beceriksizliklerin büyük rolleri oldu. Fazilet Partisi’nden AK Parti’ye miras kalan belediyelerde idarenin iyi olduğu ve yolsuzluk olmadığı kanaati ve Erdoğan’ın “Milli Görüş gömleğimizi çıkardık.” demesi aranan alternatifi yarattı.

Geçici faktörler hangileri peki?

Bir kere bir kısım seçmen stratejik oy kullanıyor. Birinci tercihine değil de ikinci tercihine oy veriyor. Bunun değişik sebepleri var tabii. Birincisi, iktidar partisi taraftarlarının yüzde 16 kadarı, iktidarın gücünü dengelemek amacıyla benzer ideolojide olan başka bir partiye oy veriyor. Örneğin DYP yerine ANAP’ı veya AK Parti yerine Saadet Partisi’ni seçebiliyor. Stratejik oy vermenin ikinci sebebi ise milletvekili seçiminde uygulanan yüzde 10 barajı. Bunu geçemeyecek olan küçük partilerin taraftarları milletvekili seçiminde oylarını kendilerine yakın gördükleri büyük partilerden birine veriyorlar. Böyle bir barajın uygulanmadığı yerel seçimlerde ise tekrar birinci tercihlerine dönüyorlar. Saadet Partisi’nin yerel seçimlerde milletvekili seçimlerindekinden daha yüksek oy alması bu yüzden mesela.

Ayrıca seçmen yerel seçimlerde iktidarı değiştirmeden ona bir uyarı yapma imkanı da elde ediyor. Dolayısıyla iktidar partisinin stratejik oy kaybı yerel seçimlerde daha yüksek oluyor. Tipik olarak yüzde 16 yerine yüzde 20 kadar. ABD’de başkanlık döneminin ortasına düşen kongre seçimlerinde ve Avrupa Birliği ülkelerinde yapılan Avrupa parlamentosu seçimlerinde de aynı etki görülüyor. O seçimlerde hükümetteki partiler oy kaybediyorlar. Yani sadece bize has bir durum değil bu.

Bazı özel durumlar da seçmenleri stratejik oy vermeye itebiliyor. Örneğin, iktidar partisinin kapatılma veya darbeye uğrama tehlikesi ile karşılaştığı durumlarda, seçmenler demokrasiyi kollamak için hükümeti değil de karşısındaki güçleri dengeleme ihtiyacı duyuyorlar, 2007’de olduğu gibi. O zaman, iktidar partisi, taraftarlarının daha küçük bir kısmını kaybediyor veya hiç kaybetmiyor. Ayrıca muhalefet taraftarlarından da destek alıyor. Stratejik oy verme için bir başka örnek de bir çok kişinin Haziran 2015 seçiminde, taraftarı olmadıkları halde, HDP de mecliste temsil edilsin diye o partiye oy vermesi.

24 Haziran seçiminde stratejik oy vermenin önemli bir etken olacağını sanıyorum. İttifaklar dolayısıyla baraj fiili olarak kalkmış durumda. O yüzden, seçim milletvekilleri için olduğu halde, stratejik oyun yerel seçimlerdeki gibi olmasını bekleyebiliriz. HDP için baraj devam ediyor ama bu da Haziran 2015 seçiminde olduğu gibi onun lehine bir kayma yaratabilir. Yürütme gücünün merkezileşmesi ve artması da seçmenin dengeleme güdüsünü devreye sokarak, bir kısmını cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde farklı partilere oy vermeye yönlendirebilir. Bu yüksek miktarda olur, HDP de baraja takılmazsa, bir koalisyon ile bile karşılaşabiliriz. Kurulan ittifaklar bir nevi koalisyon sayılabilir ama ondan bahsetmiyorum. Başkanlık sistemlerinde görülen tipte bir koalisyondan bahsediyorum. Başkanlık sisteminde koalisyon olmaz deniyor. Ancak, ABD’de sıkça yaşandığı gibi, meclis ve/veya senato cumhurbaşkanın partisinden başka bir partinin kontrolünde olduğunda, kanunları ve bütçeyi geçirmek birden fazla partinin anlaşmasını gerektiriyor. Bu da bir nevi koalisyon demek.

 

Stratejik davranmaları yanısıra, seçmenlerin kızgınlıklarını, hayal kırıklıklarını duyurma eğilimleri de iktidara oy kaybettiriyor. Biliyorsunuz, hükümette olmak, herkesin hoşuna gitmeyecek bazı kararlar almayı, bazı uzlaşılarda bulunmayı, verilen bazı sözleri yerine getirememeyi, hatalar yapmayı da kaçınılmaz kılıyor. Bunlar bir kısım taraftarın küstürülmesine yol açıyor. Hükümet edilen süre boyunca iktidarın politik sermayesinde erime oluyor. Yıpranma, ortalama olarak, yılda yüzde 5 kadar. Tüm seçmenlerin değil, bir önceki secimde iktidar partisine oy verenlerin yüzde beşi.

Bu arada iktidarda olmanın bazı avantajları olduğunu da belirtelim. Yatırımların yerini ve zamanını belirleyebilme, yardım ve kredi dağıtabilme, işe alabilme, medyada sesini kolayca duyurabilme ve bu gibi imkanlar, iktidar partisine taraftar çekebilme imkanı da sunuyor. Bu avantaj tüm oyların yüzde 8’i kadar.

Türkiye’de büyüme enflasyonla birlikte ilerliyor. Enflasyonla etkin mücadele edip, büyüme sağlanayamıyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yüksek ve devamlı bir büyüme sağlanması için enflasyon oranının çok düşük olması lazım. Enflasyon yaratarak sağlanan büyüme sürdürelebilir değil. Üstelik, o şekilde elde edilen büyüme, daha sonra enflasyon düşürülürken fazlası ile geri veriliyor. Yüksek enflasyonun volatilitesi de yüksek oluyor. O zaman ekonomi öngörülebilir olmaktan çıkıyor. Yatırımlar bundan olumsuz etkileniyor. Dışarıdan gelen para azalıyor, içeridekiler de ya dışarı gidiyor, ya beklemeye geçiyor, ya da yanlış yerlere yatırılıyor.

Ayrıca, öngörülemeyen enflasyondan kazananlar ve kaybedenler arasında meydana gelen sürtüşme de kaynakların boşa harcanmasına sebep oluyor. Sürdürebilir büyüme için kaynakların çoğaltılmasının yanı sıra, bunların etkin bir şekilde kullanılması ve verimliliklerinin devamlı olarak arttırılması lazım. Bu orta gelir tuzağını aşmak için de elzem. Krediler, onu en verimli yatırımlarda kullanacak girişimciler yerine, politik bağlantıları en kuvvetli kişilere giderse, fabrikalar ekonomik saikler yerine oy saikiyle konuşlandırılırsa, adam kayırma yüzünden bir işe gereğinden fazla kişi yerleştirilirse veya en layık kişi alınmazsa, büyüme düşük olur. Kaynakların mülkiyet hakları kağıt üzerinde kalır, sahipleri, kaynaklarını, üzerlerinde yıllarca süren mahkemeler veya rüşvet vermedikleri için alamadıkları izinler yüzünden kullanamazlarsa, büyüme olmaz. Tabii bunları söylemek biraz kolaya kaçmak oluyor. Eğer bana sorarsanız ‘niye bazı memleketlerde enflasyon daha yüksek?’ diye. Ben size derim ki ‘Oralarda para arzı fazla artıyor, ondan.’ Buna kimse itiraz edemez.

Prof. Dr. Ali Akarca

Ama bu tam bir cevap olmaz. Bu olayın yakın sebebi. Asıl, ‘Para arzı neden bazı dönemler veya bazı ülkelerde çok artıyor da diğer dönemlerde veya ülkelerde o kadar artmıyor?’ sorusuna cevap vermek gerekiyor. Bu işin derin sebeplerini ortaya çıkarır. Yani bir ülke niye kalkındı da diğeri kalkınamadı diye bakarsak, kalkınan ülke daha fazla tasarruf sağlamıştır, yatırımları doğru yerlere yapmıştır, eğitime daha fazla ağırlık vermiştir, liyakatı önemsemiştir, gibi yanıtlar verebiliriz. Bunu tabii herkes görüyor. Asıl soru ‘Bazı ülkeler bunları yaparken, diğerleri niye yapamadı?’

Sizin yanıtınız nedir?

Kaynak kullanımında ne kadar az hata yapılırsa, hatalar ne kadar çabuk fark edilirse ve ne kadar çabuk düzeltilirse, o kadar iyi. Bunu sağlayacak bir sistem gerekli. Az önce bahsettiğim hatalar hep yanlışlıkla yapılmıyor. Büyük bir kısmı, bazı kişilere ve gruplara güç kazandırmak, rant sağlamak ve aktarmak için yapılan bilinçli hatalar. Onun için sistemde kontrol ve denge sağlayacak kurumların olması şart. Kuvvetler ayrılığı o yüzden isteniyor ama yeterli değil. Her erkin içinde de denetim mekanizmaları lazım. Dengelenmeyen hiçbir karar mercii olmamalı. En azından yanlışların ortaya konabileceği bir müzakere ortamı olmalı. Böyle bir ortamın sadece demokrasilerde değil, otoriter yönetimlerde de ekonomik performansı olumlu etkilediği görülüyor. Mesela Çin rakibi olmayan bir parti tarafından idare edildiği halde hızlı büyüyor. Bunu önemli ölçüde Komünist Partisi içinde uzun bir süredir müzakere ortamının mevcut olmasına borçlu. Böyle bir ortamda, ekonominin ihtiyaç duyduğu politika değişikliklerini zamanında yapabildiler. Ancak, kısa bir süre önce Xi Jinping’e ömür boyu devlet başkanlığı yolunun açılması muhtemelen bu durumu bozacak.

Size ilginç bir örüntüden bahsedeyim. Biliyorsunuz, bizde dört tek-partili hükümet dönemi oldu. DP üç dönem, AP ve ANAP ikişer dönem, AK Parti ise şimdiye kadar dört dönem iktidarda kaldı. Bunların her birinde, ilk dönemlerindeki büyümenin, daha sonraki dönemlerindekinin 2-3 misli olduğunu biliyor musunuz? Ben, bunu bu partilerin ilk dönemlerinde müzakere ortamının, olmasına ve daha sonra kaybolmasına bağlıyorum. Bu hükümetler hep yeni partiler tarafından kuruldular. ANAP kuruluşundan birkaç ay, AK Parti bir yıl, DP ve AP de 3-4 yıl kadar sonra tek başlarına iktidara geldiler. Bunların ilk dönemlerinde etkili sayılabilecek birçok milletvekili ve yerel yönetici vardı ve parti kurulları sadece lastik damga görevi görmüyorlardı. Politikalar müzakereler sonucunda belirleniyordu. Ülke için gerekli reformlar hep bu dönemlerde gerçekleştirildi. Ancak, ekonomik performansları ile gelecek seçimi garantilemeleri ve darbe olasılığına karşı daha dayanıklı hale gelmelerinden sonra farklı sesler hızla azalmaya, güç merkezde toplanmaya başladı, başlangıçtaki müzakere ortamı kayboldu. Yapılan reformların yarattığı statükodan rant sağlayan gruplar, ekonomi politikasında yapılması gereken değişikliklere engel oldular. Ayrıca, bu grupları tatmin etmek için piyasaya yapılan müdahaleler, kaynakların yanlış kullanılmasına ve boşa harcanmasına yol açarak büyüme oranını düşürdü. Bu durum sadece Türkiye’ye has bir durum da değil. 33 gelişen ülkede tek-parti hükümetlerinin borsa performanslarını araştıran bir çalışmada, gösterdikleri başarıların bu rejimlerin 41. ayı civarında inişe geçtiği görülüyor. Kontrol ve denge sağlayıcı kurumlarını köklü bir biçimde yerleştirmiş gelişmiş ülkelerde ise bu tip bir ilişki görülmüyor.

 

Türkiye’de çokça dillendirilen argümanlardan biri de tek parti hükümetlerinin ekonomik performanslarının, koalisyon hükümetlerinin performanslarından daha iyi olduğu. Ancak sizin araştırmalarınızda bu argümana karşı farklı detaylar yer alıyor. Bunlardan bahsedebilir misiniz?

Az önce belirttiğim gibi, tek-parti hükümetlerinin ilk ve sonraki dönemlerini ayrı ayrı ele almak lazım. Koalisyonları da, ideolojik bakımdan uyumlu ve uyumsuz olanlar olarak, ikiye ayırmakta yarar var. Uyumsuzdan kasıt koalisyonun küçük ortaklarının en az yarısının siyasi yelpazede ana ortağın tersindeki kanatta yer alması. Bunlar daha ziyade darbecilerin zorlaması ve siyaseti parçalamaları sonucunda ortaya çıktılar. 1950’den bu yana bütün hükümetleri incelediğimizde, elde ettikleri ekonomik büyüme hızı açısından, en yüksekten en düşüğe, şu şekilde sıralandıkları ortaya çıkıyor:

1. Tek parti hükümetlerinin ilk dönemleri,

2. Uyumlu koalisyon hükümetleri,

3. Tek parti hükümetlerinin sonraki dönemleri ve uyumsuz koalisyon hükümetleri,

4. Askeri hükümetler.

Bunlar altında kişi başına düşen GSYH’da elde edilen ortalama büyüme şöyle: 5,4; 4,6; 1,7-2 ve 0,8.
Eğer son 67 yılın her birinde büyüme tek-parti iktidarların ilk dönemlerindeki kadar olsaydı bugün kişi başına GSYH’mız şimdikinin 5,5 katı olacaktı.

Hükümetteki parti sayısı ve bunlar arasındaki ideolojik mesafe arttıkça ekonomik performans düşüyor. Bunun birkaç sebebi var. İktidar partileri taraftarlarının menfaatine olan projeleri gerçekleştiriyorlar ama bunların maliyetleri tüm topluma yayılıyor. Dolayısı ile etkin olmayan, yani toplam maliyeti toplam yararını aşan, projeler hep yapılıyor. Bunlar çok olursa, devlet harcamaları, enflasyon ve faizler artıyor, özel yatırımlar ve büyüme düşüyor. Büyük partilerin ve taraftarları örtüşen partilerin kurduğu hükümetlerde maliyetlerin daha büyük bir kısmı içselleştirileceği için, bahsedilen durum tek-parti iktidarlarında ve ideolojik bakımdan uyumlu koalisyonlarda daha az oluyor. Ayrıca, çok partili hükümetlerin ömürleri tek-parti hükümetlerine göre çok daha kısa oluyor. Türkiye’de, 14 koalisyon hükümetinden sadece ikisi ancak bir yasama dönemi boyunca iktidarda kalmayı başarmış. İki dönem başta kalanı yok. Dolayısı ile bunların ufku daha kısa. Bu yüzden taraftarları için bol miktarda verimsiz harcamalar yapıp bunların maliyetlerini gelecek iktidarlara aktarıyorlar. Bu da enflasyonu ve faizleri arttırıp, özel yatırımları düşürüyor. Hükümetin her an sona erecek bir durumda olması, onu, değişen koşulların gerektirdiği acı ilaçların alınmasını ertelemek zorunda da bırakıyor. Bütün bunlar ekonomik performansa olumsuz yansıyor.

Bir de seçmenler koalisyonlar altında elde edilen büyümenin ödülünü veya cezasını ortaklar arasında paylaştırmakta zorluk çekiyorlar. Bu yüzden idareyi değerlendirirken hem ekonomiye verdikleri ağırlığı azaltıyorlar, hem de ideolojik bakımdan uyumlu küçük ortakları ana iktidar partisinden daha az sorumlu, hatta hiç sorumsuz tutuyorlar. Ekonomik başarı ile oy kazanamayan küçük partiler de, bunu iş ve kredi dağıtma gibi popülist politikalar ile elde etmeye çalışıyorlar. Seçmenler ideolojik bakımdan uyumsuz ortakları ise sanki muhalefet partileriymiş gibi mütalaa ediliyorlar. Onlar ekonomik başarısızlıklardan nemalanıyorlar ve dolayısıyla, rakiplerine oy kaybettirmek için, uygun buldukları reformlara bile ayak sürüyorlar.

 

Çok partili hükümetlerin bütün olumsuzluklarına rağmen, uyumlu koalisyon hükümetleri altındaki ekonomik büyümenin neredeyse tek parti hükümetlerinin ilk dönemleri kadar iyi olması, müzakere ortamının önemini gösteriyor. Öyle görülüyor ki alınan kararlara itiraz edebilecek benzer oyuncuların olması bahsedilen olumsuzlukları hemen hemen törpüleyebiliyor. Demek ki parti içi demokrasi olsa tek parti hükümetlerinin ikinci ve üçüncü dönemleri de ilkine benzeyecekti. Dengeleme için, parti liderleri karşısında milletvekillerinin, atanmışlar karşısında seçilmişlerin güçlerinin artırılması şart. Milletvekili adaylarını parti başkanları yerine gerçek bir önseçim ile belirlense veya milletvekilleri cumhurbaşkanı gibi, tek adaylı dar seçim bölgelerinden iki turlu bir seçimle seçilse bu sağlanabilir sanıyorum.

Büyüme için başka hangi değişiklikleri öneriyorsunuz?

Uzun vadeli bir büyüme için devletin ekonomi içindeki payının düşürülmesi şart. Bürokratların ve politikacıların ekonomi üzerinde çok fazla olan güçlerini azaltıp, bunları rekabetçi bir piyasa mekanizmasına bırakmak lazım. Büyüme ile devletin ekonomi içindeki payı arasında ters-U şeklinde bir ilişki var. Türkiye de, pek çok ülke gibi, bu eğrinin düşen tarafında. Devletin fabrikası, bankası olmamalı. O zaman rüşvet de, adam kayırma da, kaynakların yanlış ellere gitmesi de azalır. İşletmeler de daha verimli çalışırlar. Postahane mi daha iyi çalışıyor, özel kargo şirketleri mi? Devleti küçültmek ayrıca vergi yükünü de indirerek hem özel sektörün daha şevkle çalışmasını sağlar, hem de vergilerin kaynak dağılımını bozucu yan etkilerini azaltır. Merkez Bankasının gerçek anlamda bağımsız olması ve fiyat istikrarına odaklanması da büyüme için yararlı olur. Yargının bağımsız ve tarafsız olması, daha hızlı çalışması, ve vatandaşa karşı devleti korumak yerine vatandaşın haklarını devlete karşı koruması, mülkiyet haklarının kuvvetlendirilmesi ve korunması da kalkınmamız için son derece önemli bence.

Yorumlar

Seo&Host | BCM